10-YUNUS SURESİ (60-109.AYETLER)
60-Peki, Allah adına yalan uydurmaktan çekinmeyen bu zâlimler, bütün iyiliklerin ve kötülüklerin karşılığının verileceği Diriliş Günü hakkında ne düşünüyorlar acaba? Günün birinde hesâba çekileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı?
Yine de Allah, onları cezâlandırmakta acele etmiyor, hâlâ nîmetlerinden faydalanmalarına izin veriyor. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok cömert ve lütufkârdır; ne var ki onların çoğu, kendilerine bunca nîmetleri bağışlayan Rablerine itaat etmez, O’na şükretmezler.
Buna karşılık ey Muhammed! Biz senin, hakîkati tebliğ etme konusunda ne kadar çaba harcadığını, ne büyük sıkıntılara göğüs gerdiğini biliyoruz:
61-Hangi işle meşgul olursan ol, Kurân’dan hangi bölümü okursan oku;
Ve siz ey insanlar, ne iş yapıyor olursanız olun,
Yani, nerede, ne zaman ve hangi şartlarda olursanız olun,
Şunu hiç aklınızdan çıkarmayın ki, siz bu işlere dalıp giderken Biz mutlaka sizin söz, niyet ve eylemlerinize birebir şâhitlik ediyoruz.
Kısacası, yerin derinliklerinde olsun, uçsuz bucaksız göklerde olsun, zerre ağırlığınca küçük ve önemsiz bile olsa, hiçbir şey Rabb’inin bilgisinden kaçmaz; hattâ ne bundan küçük ve ne de büyük hiçbir şey yoktur ki, varlıkla ilgili yasaların, yazgıların belirlendiği apaçık bir Kitapta kaydedilmiş olmasın. O halde ey inkârcılar, yaptığınız zulmün yanınıza kâr kalacağını zannetmeyin; ve siz ey Müslümanlar, umudunuzu yitirmeden, yılgınlığa kapılmadan yolunuza devâm edin!
62-Çünkü iyi bilin ki, Hesap Gününde Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar, o Gün asla üzülmeyecekler! Peki, kimdir Allah’ın dostları?
63-Onlar, Allah’ın âyetlerine yürekten iman eden ve bu imanın gereğini yerine getiren, yâni dürüst ve erdemlice bir hayatı tercih ederek kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakınan kimselerdir. İşte bunun içindir ki:
64-Hem dünya hayatında müjde var onlara, hem de âhirette! Çünkü ilâhî yasada böyle yazılmıştır ve Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz! İşte budur en büyük kurtuluş, en büyük mutluluk!
65-Şu halde, ey Müslüman! Anlamsız bir gurura kapılarak sana üstünlük taslayan zâlimlere aldırma, onların inkâr ve alay dolu sözleri seni üzüp ümitsizliğe sevk etmesin! Unutma ki, her türlü kudret ve üstünlük, tamamıyla ve yalnızca Allah’a aittir; ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Dolayısıyla, kim ki Allah’a yakındır, üstünlük ve şeref de onun hakkıdır:
66-İyi bilin ki, göklerde ve yerde her kim varsa, insanlar, melekler, cinler... hepsi Allah’ın kulu olan âciz yaratıklardır. İşte bu yüzden, Allah’tan başkasına yalvarıp yakaran o inkârcılar, her ne kadar onlara ibâdet ediyor gibi görünüyorlarsa da, aslında bu ortak koştukları sahte ilâhların izinden gitmiyorlar! Gerçekte onlar, sâdece kendi arzularının, tutkularının ve zanlarının peşinden gidiyorlar ve aksini iddia ederken de, sâdece yalan söylüyorlar! Peki bu câhiller, gözlerinin önünde sürekli tekrarlanan şu mûcizeleri de mi görmüyorlar?
67-Karanlığın o sessiz, sâkin ve huzur verici atmosferi içinde dinlenesiniz diye geceyi yaratan, işlerinizi rahatça görebilmeniz için de apaydınlık gündüzü var eden O’dur. Kuşkusuz bunda, hakîkati açık yüreklilikle dinleyen insanlar için nice dersler, nice ibretler vardır.
68-Bütün sapık inanç ve ideolojiler, Allah’ın herhangi bir konuda yetersiz, âciz, muhtaç ve zayıf olduğu varsayımından yola çıkarlar. Nitekim müşrikler, melekleri Allah’ın kızları saydılar. Hıristiyanlar ise İsa’yı Allah’ın oğlu kabul ederek, “Allah kendisine bir oğul edindi!” dediler. Hâşâ! Çocuk edinmek, bir âcizliktir, O ise her türlü acziyet ve noksanlıktan uzaktır, yücedir! Zira O’nun hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; göklerde ve yerde ne varsa, hepsi zaten O’nundur. Oysa sizin elinizde, bu konudaki iddialarınızı destekleyecek akli ve nakli hiçbir delil yoktur. Şu halde, nasıl olur da Allah hakkında gerçekliğini hiç bilmediğiniz iddialar ileri sürersiniz?
69-Ey Müslüman! Bu câhillere de ki: “Allah adına yalan uyduranlar, asla kurtuluşa eremeyecekler!”
O çok güvendikleri malları, servetleri de onları kurtaramayacak:
70-Evet, belki bu dünyada birazcık menfaat sağlayacaklar; fakat eninde sonunda hesap vermek üzere huzurumuza gelecekler; işte o zaman Biz, nankörlüklerinin cezâsı olarak onlara o korkunç azâbı tattıracağız!
71-Onlara, Nûh’un hayatından ibret verici haberlerini anlat: Hani o, inkâr bataklığında kıvranan halkına seslenerek, “Ey halkım!” demişti, “Sizin aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetleriyle sizi sürekli uyarmam şâyet canınızı sıkmaya başladıysa şunu iyi bilin ki, ben tüm kalbimle Allah’a güveniyorum, haydi öyleyse, bu dâvâyı susturmak için, emir ve otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğerek Allah’a ortak koştuğunuz bütün putlarınızı, liderlerinizi ve sahte ilâhlarınızı toplayıp hakkımda kararınızı verin; son sözünüzü söyledikten sonra da, kararınız içinize dert olmasın; ve elinizden geliyorsa, göz açmama bile fırsat vermeden üzerimde hükmünüzü uygulayın! Fakat ne yaparsanız yapın, hak yoldan bir adım geri atmayacağım!”
72-“Eğer size ilettiğim mesajı dinlemekten yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, ben bu tebliğime karşılık, sizden bir menfaat, bir mükâfât beklemiyorum. Benim mükâfâtımı verecek olan, yalnızca Allah’tır. Ben, ilâhî emirlere gönülden boyun eğen samîmî bir Müslüman olmakla emrolundum.”
73-Fakat bu uyarıları dikkate almadılar, aksine iyice azgınlaşarak onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine, Biz de onu ve gemide onun yanında yer alan bütün Müslümanları tufanda helak olmaktan kurtardık ve onları o ülkede egemen kıldık. Âyetlerimizi inkâr edenleri ise, korkunç sel sularına batırarak boğduk. Bak işte, uyarılan ve fakat uyarılara aldırış etmeyen isyankârların sonu nice olmuş, gör!
74-Sonra Nûh’un ardından, birçok peygamberi kavmine hakîkati ulaştıran birer uyarıcı olarak gönderdik ve her Peygamber, kendi halkına peygamberliğini ispat edecek apaçık mûcizeler gösterdi. Fakat onlar, ta işin başında hakkı inkâr etmiş oldukları için, kuru bir inat yüzünden bir türlü imana gelmediler. Çünkü yaptıkları kötülükler yüzünden kalpleri kararmış, âdetâ pas tutmuştu. İşte biz, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.
75-Derken onların ardından, Mûsâ ile Hârûn’u mûcizelerimizle destekleyip Firavun’a ve onun toplum yönetiminde söz sahibi kurmaylarına gönderdik; fakat onlar, hak ve hakîkat karşısında anlamsız bir gurura kapılarak emrimize başkaldırdılar. Zaten bu insanlar, öteden beri suç işlemeyi alışkanlık hâline getirmiş kimselerdi. Bu yüzdendir ki:
76-Bizim katımızdan onlara mutlak hakîkati gösteren mûcizeler gelince, “Hiç kuşku yok ki, hepimizi acze düşüren bu hârika olaylar, olsa olsa bir büyüdür!” dediler.
77-Mûsâ, “Size gelen gerçek hakkında bunu mu söyleyecektiniz? Bu apaçık mûcizeler hiç büyü olabilir mi? Oysa büyücülerle Peygamberler arasında ne kadar muazzam fark var! Zira büyücüler, yüce bir ideal uğruna her şeylerini fedâ edebilecek kişiler değillerdir. Siz hiç bir büyücünün, zâlim bir diktatörün karşısına çıkıp dâvâsını korkusuzca haykırdığını, onu Allah’ın dinine dâvet ettiğini gördünüz mü? Tam tersine, büyücü para kazanmak için müşterilerinin önünde numarasını gösterir ve mükâfâtını almak için avucunu açar. Onun hak, hukuk, adâlet diye bir tasası yoktur; olsa zaten büyücülük yapmaz. Kaldı ki, bunlar kazara Peygamberlik iddiasında bulunsalar bile, çok geçmeden foyaları meydana çıkar. Kısacası, sihirbazlar asla iflah olmazlar!” dedi.
78-Firavun ve kurmayları, Mûsâ’ya dediler ki: “Şimdi anlaşıldı! Demek sen ve kardeşin Hârûn, atalarımızdan bize miras kalan töre, gelenek, inanç ve ideolojilerin şekillendirdiği din ve hayat anlayışından bizi vazgeçirmek ve böylelikle, vicdanlarda kalması gereken kutsal din duygularını siyasete alet ederek bu ülkede egemenliği ele geçirmek ve bizi sıradan insanlar gibi yaşamaya mahkûm etmek için buralara geldin, öyle mi? Yoo, elimizdeki saltanatı kimseye kaptırmaya niyetimiz yok! Dolayısıyla, size asla inanmayacağız!”
79-Firavun, Mûsâ’yı halkın huzurunda sihirbazlarla yarıştırmak ve onun da diğerleri gibi bir sihirbaz olduğu yolundaki iddiasına malzeme bulabilmek amacıyla, bir plân hazırladı ve adamlarına emretti: “Bu civarda ne kadar usta ve becerikli sihirbaz varsa, hepsini bulup huzuruma getirin!”
80-Sihirbazlar şehrin büyük meydanında, bayram yerinde Mûsâ ile karşı karşıya gelince, Mûsâ onlara meydan okuyarak, “Haydi, gösterin bakalım marifetinizi! İnsanların gözünü boyamak için atın atacağınızı!” dedi.
81-Sihirbazlar, iplerini ve değneklerini meydandaki sıcak kumların üzerine atınca, büyünün etkisiyle, ortalıkta dolaşan yılanlarla, çıyanlarla muhteşem bir gösteri sergilediler. Bunun üzerine, Mûsâ dedi ki: “Bu yaptığınız, ustaca düzenlenmiş bir sihirbazlıktan başka bir şey değil! Allah, hakîkati örtbas etmek için oynadığınız bu çirkin oyunu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuları asla başarıya ulaştırmaz!”
82-“Ve suçluların hoşuna gitmese de, Elçilerine vahyettiği sözleri ve müminlere yardım ve inâyeti sayesinde, gerçeği açıkça ortaya koyacak ve hakkı egemen kılacaktır!” Bu sözlerin hemen ardından Mûsâ, o yılanların arasına asâsını attı. Dev bir yılana dönüşen asâ, sihirbazların yılan gibi gösterdiği iplerini, değneklerini birer birer yutup yok etti. Bu mûcize karşısında sihirbazlar derhal iman edip secdeye kapandılar. Diğerlerine gelince:
83-Firavun ve kurmaylarının kendilerine eziyet edeceğinden korktukları için, kavminden ancak bir grup genç Mûsâ’ya açıkça iman etti. Diğer pek çoğu ise, inancını gizlemek zorunda kaldı. Çünkü Firavun, yeryüzünde küstahça böbürlenen ve hak hukuk tanımayan acımasız bir diktatör idi.
84-Buna karşılık Mûsâ, müminleri eğitmek üzere onlara dedi ki: “Ey halkım! Eğer Allah’a inanıyorsanız, artık O’na güvenin ve zorba yöneticilerin tehditlerinden korkup beni yalnız bırakmayın; tabî eğer gerçekten Allah’a yürekten boyun eğmiş kimselerseniz!”
85-Onlar, Mûsâ’ya cevâben “Evet, bizler yalnızca Allah’a güveniyor ve O’nun yardımına sığınıyoruz! Ey Rabb’imiz, bizi bu zâlim insanlar için bir imtihân aracı kılma! Bizi kâfirler karşısında yenik düşürerek onların iyice azgınlaşmasına bizi sebep kılma, altından kalkamayacağımız çetin belâlarla bizi yüz yüze getirme yâ Rab!”
86-“Engin lütuf ve rahmetin sayesinde bizi bu kâfirlerin elinden kurtar!”
87-Bunun üzerine, Mûsâ’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: “Halkınız arasında toplumsal kulluk bilincini yeniden canlandırmak, bu konuda inananları eğitmek ve böylece onları küfür sisteminin kokuşmuş, yozlaşmış hayat tarzından koruyup seçkin, temiz ve inançlı bir toplum oluşturmak için, Mısır’daki her mahallede, her semtte mescit olarak kullanabileceğiniz evler hazırlayın ve bu evlerinizi birbirleriyle irtibatlı topluca namaz kılınacak ortak mekânlar ve toplantılarınızın yapılacağı merkezi yerler hâline getirin; namazlarınızı da bu evlerde, cemaatle ve dosdoğru kılın. İşte bunları yerine getirebilirseniz, zafer mutlaka inananların olacaktır. O halde, inananları müjdele!” Böylece, uzun ve meşakkatli bir mücâdelenin ardından:
88-Mûsâ, kardeşi Hârûn ile birlikte Allah’a yalvararak dedi ki: “Ey Rabb’imiz! Gerçekten sen, Firavun ve kurmaylarına bu dünya hayatında muhteşem bir saltanat, göz kamaştırıcı güzellikler ve muazzam bir servet bağışladın. Ey Rabb’imiz, oysa sen bu nîmetleri, inananları senin yolundan saptırsınlar diye mi onlara vermiştin? Bu ne büyük nankörlüktür ki, kendilerine bahşettiğin imkân ve nimetlerle şımarıp senin dinine savaş açıyorlar! O halde ey Rabb’imiz; onların bütün kudret ve servetlerini yok et; ve kalplerine öyle bir kilit vur ki, ölüm anında o can yakıcı azâbı görünceye kadar iman etmesinler!”
89-Bunun üzerine Allah, Mûsâ ile Hârûn’a seslenerek, “Duanız kabul edilmiştir. O halde, dosdoğru yolda yürümeye devâm edin ve sakın câhillerin peşine takılmayın!” dedi.
90-Ve bir gece Mûsâ, emrimiz uyarınca halkını Mısır’dan çıkarıp Filistin’e doğru yol almaya başladı. Durumu haber alan Firavun, derhal peşlerine düşerek Kızıldeniz kıyılarında onlara yetişti. Müminler denizle düşman arasında sıkışıp kalmışlardı. Bunun üzerine, Kızıldeniz’i ortadan ikiye yardık ve İsrail Oğullarını denizden karşıya geçirdik. Fakat öfkeden çılgına dönen Firavun ve askerleri, kin ve nefretle peşlerinden gittiler. İsrail Oğulları karşıya geçer geçmez, deniz tekrar kapanmaya başladı. Dev dalgalar altında kalan Firavun, artık boğulacağını anlayınca, “Şimdi iman ediyorum, İsrail Oğulları’nın inandığı bir tek İlâhtan başka ilâh olmadığına! Ben de artık yalnızca Allah’a boyun eğenlerdenim!” dedi.
91-Fakat Allah ona, “Şimdi mi aklın başına geldi?” dedi, “Gözlerden perdenin kaldırıldığı, imandan başka bir seçeneğin kalmadığı bir zamanda mı? Oysa şu ana kadar emirlerime başkaldırmış ve hayatın boyunca bozgunculuk peşinde koşmuştun! Bu yüzden, son nefeste ettiğin bu iman, sana hiçbir yarar sağlamayacaktır!”
92-“Ey Firavun! Bugün seni öldüreceğiz; fakat senden sonra gelecek nesillere târihi bir ibret belgesi olman için, cesedini denizde çürüyüp yok olmaktan kurtarıp kıyıya atacağız. Böylece insanlar, zâlimleri nasıl bir âkıbetin beklediğini gözleriyle görecekler!” Ne var ki, ibret alanların sayısı çok azdır. Çünkü insanların çoğu, âyetlerimize karşı umursamaz bir tavır içindeler.
93-Gerçekten biz, İsrail Oğulları’nı çok güzel ve güvenli bir yurda yerleştirdik ve onlara tertemiz nîmetler bağışladık. Fakat onlar, kendilerine Allah’ın vahyi olan ilim geldikten sonra, sırf azgınlıklarından dolayı hakkı inkâr edip ayrılığa düştüler. Allah onlara, ellerindeki Tevrat’ı onaylayan yeni bir kitap ve yeni bir Peygamber gönderince, kimisi ona inandı, kimisi inkâr etti. Elbette Rabb’in, ayrılığa düştükleri konularda, mahşer gününde aralarında hükmünü verecektir.
94-EyKur’an okuyan insan! Eğer sana gönderdiğimiz bu kitap hakkında en ufak bir şüphen varsa istersen, senden önce bu kutsal Kitap Kur’an’ı okuyanlara, Hz. Peygamber ve arkadaşlarına sor. Dolayısıyla sakın ha şüphe edenlerden olma. Göreceksin Allah’ın bütün elçileri de hep bu evrensel gerçeği tebliğ etmişlerdir. Buna insanlık tarihi şahittir.
İşte Ey insan! Andolsun ki, Rabb’inden sana, insanlığı doğru yola ileten gerçek kurtuluş reçetesi gelmiştir. O halde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma!
95-Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlamaya kalkışma, yoksa dünyada da, âhirette de kaybedenlerden olursun!
96-Çünkü hakîkati bildiği halde kötülüğü tercih eden, böylece haklarında Rabb’inin azap hükmü gerçekleşen zâlimler, psikolojik ve toplumsal yasalar gereğince, kesinlikle iman etmeyecekler;
97-Hakikati tüm berraklığıyla gösteren her türlü mûcize önlerine konulsa bile, yine de inkârda diretecekler; ta ki, son nefeslerini verirken o can yakıcı azâbı kendi gözleriyle görünceye kadar! Fakat böyle bir imanın da faydası olmayacaktır.
98-Zaten insanlık tarihinde, son nefeslerine kadar inkârda direten, ancak azâbı gördükten sonra iman eden ve bu imanı kendisine yarar sağlayan bir toplum var mı ki? Bir tek Yûnus’un kavmi hariç! Çünkü o, halkını yeteri kadar uyarmadan, ümitsizliğe düşüp görev yerini terk etmişti. Oysa Biz, hakîkati tüm açıklığıyla ortaya koyan bir elçi göndermedikçe, hiç kimseye azap etmeyiz (İsra: 15). Bu yüzden, onlar bir bulut gibi tepelerine çöken azâbı görüp de iman edince, tövbelerini kabul ettik, dünya hayatındaki o alçaltıcı azâbı üzerlerinden kaldırdık ve ecellerinin geleceği belli bir süreye kadar refah, mutluluk ve huzur içerisinde yaşamalarına izin verdik. Şu halde, ey Müslüman! Sakın sen de Yûnus gibi aceleci davranıp da, bütün insanların öyle çabucak inanmalarını bekleme! İnanmıyorlar diye ümitsizliğe kapılma, onları inandırmak için bir şeyler peşinde koşma! Zira inkâra şartlanmış olanlar, sen onlara en büyük mûcizeleri göstermiş olsan bile, inkârcılıktan vazgeçmeyeceklerdir. Unutma ki:
99-Şâyet Rabb’in insanları zorla imana getirmek isteseydi, yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsi çoktan iman etmiş olurdu. Fakat O, insanların kendi özgür irâdeleriyle imanı seçmelerini istedi. O halde ey Müslüman, göz göre göre küfrü tercih eden bu insanları sen mi zorla imana getireceksin? Senin görevin, hakîkati onlara güzelce duyurmaktan ibârettir. Dolayısıyla, iman etmiyorlar diye kendini kahretme! Şunu iyi bil ki:
100-Sen ne kadar çırpınsan da, Allah izin vermedikçe hiç kimse iman etmez. Ve şu halleriyle, Allah buna izin vermeyecektir. Çünkü O, akıllarını kullanmayan böyle önyargılı ve kötü niyetli insanların kalpleri üzerine, hakîkati görme yetisini kirletip örten, vicdan ve kabiliyetini körelten, akıllarını kullanma özelliklerini yok eden mânevî pislikler yağdırır! Bu ilâhî kanun gereğince, hakîkate yönelmeyen insanların iman etmeleri mümkün değildir.
101-O halde, ey peygamder! Senden mûcize isteyenlere de ki: “Göklerde ve yerde ne muhteşem mûcizeler var, bakın da ibret alın!” Fakat inanmaya gönlü olmayan bir topluma, bunca deliller ve uyarılar bile fayda sağlamaz!
102-Yoksa onlar, kendilerinden önceki zâlimlerin yaşadığı azap günleri gibi bir günün gelmesini mi bekliyorlar? Bu gâfillere de ki: “Bekleyin öyleyse, işte ben de sizinle beraber bekliyorum!”
103-Bu bekleyiş esnasında, müminlerle kâfirler arasında büyük bir mücadele yaşanır. Biz de zalimlere biraz mühlet veririz ve nihayet o azap günü geldiğinde zalimleri helâk eder, elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Uhdemizde bir hak olarak, ilahi adalet gereğince, hak uğrunda sabırla mücadele eden müminleri işte böyle kurtarırız.
104-O halde, kesin tavrını ortaya koymak üzere, onlara de ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında bir şüpheniz varsa, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah’tan başka taptığınız varlıklara asla tapmam; fakat hepinizi öldürecek olan Allah’a kulluk ve ibâdet ederim. Çünkü ben, inançlarından asla taviz vermeyen dosdoğru müminlerden olmakla emrolundum.”
105-“Ve Rabb’im, şu ilâhî emirleri tüm insanlığa duyurmamı bana emretti: Her türlü bâtıl inanç ve ideolojilerden arınmış bir şekilde, yüzünü tüm ruhunla, tüm benliğinle gerçek inanç sistemine çevir; ve sakın Allah’tan başka varlıkları yüceltip ilâhlaştıran o müşriklerden biri olma!”
106-“Allah’ı bırakıp da, sana herhangi bir fayda veya zarar veremeyen varlıklara el açıp yalvarma! Eğer böyle bir şey yapacak olursan, o takdirde sen de zâlimlerden olursun!” Allah’tan başkasına nasıl el açıp yalvarırsın ki;
107-Allah sana bir sıkıntı, bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka hiç kimse onu gideremez; ve eğer sana bir güzellik bahşetmek istese, hiç kimse O’nun lütuf ve cömertliğini engelleyemez. O, lütuf ve bereketini kullarından dilediğine verir. O halde, O’nun ihsan ve inâyetine lâyık kullar olmaya çalışın. Şunu da iyi bilin: Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
108-Ey Müslüman! Şimdi, her isteyen için açık ve anlaşılır bir çağrıda bulunarak de ki: “Ey insanlar! İşte size Rabb’inizden, hakîkatin ta kendisi olan Kurân gelmiş bulunuyor! Artık her kim doğru yolu seçerse, ancak kendi iyiliği için doğru yolu seçmiş olur; kim de Kurân dışı yollara saparsa, o da ancak kendi kötülüğü için sapmış olur. Zira Allah, hepinize hakîkati görme yeteneği bahşetmiştir; tercih ve eylemlerinizden yalnızca kendiniz sorumlusunuz. Benim görevimse, yalnızca hakîkati güzelce duyurmaktan ibârettir. Çünkü ben sizin davranışlarınızdan sorumlu değilim. Şu halde:
109-Ey hakîkat yolunun yolcusu! Sen, başkalarına değil, ancak ve ancak sana gönderilen bu hikmetli âyetlere uy ve hedefe ulaşma konusunda sakın aceleci davranma; Allah hakkınızda hükmünü verinceye kadar, bu yolda uğrayabileceğin zorluklara, sıkıntılara sabret! Unutma; O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.