Bir çocuğun belki de hayatının en zor günleri, emekleme ve devamında yürüme evresiyle başlar. Aman yavrum, aman evladım, cıssss……
Bebek, bulunduğu yerden hareket edebilme becerisini kazanırken, eş zamanlı olarak yasakları da öğrenip, bazen elinin yanması veya herhagi bir acemilikten dolayı canının acıması, bazen de etrafını tanıdığı andan beri kendisine sevimlilik gösterileri yapan insanların sert, korkutucu ifadeyi en kararlı şekilde takınmış suratlarından kısıtlanma gerçeğini öğrenmeye ve yaşamaya başlar.
İster odun, kömür sobası ile sehpasında bir sürahi ve bir bardak bulunan odada, ister çeşit çeşit süslerle bezenmiş sehpasıyla, şöminesiyle, gümüşlüğüyle, özel sipariş koltuk, masa ve sandalyeleriyle tam tekmil bir salonda, bizim küçüğümüz devamlı olarak kısıtlılığın acı gerçeğiyle yaşayacaktır. Çevresinde korkuya dayalı yasaklar manzumesi ile yaşamak zorundadır. Bizden daha enerjik, cıvıl cıvıl bir insanın çevresi, sözde onun hayrı için yasaklarla, tabularla sarılmıştır. Bu çocuğun bazen rahatsız olmadığını, ızdırap çekmediğini veya bunalmadığını ve kurtuluş çaresi aramadığını söyleyebilir miyiz?
Bu korku sistemi, bizim düzenimizin güvenliği için olduğundan ve kurduğumuz korku ve yasak sisteminin edilgeni de biz olmadığımız için, evladımız diyerek bağrımıza bastığımız yavrumuzun yaşadığı sıkıntıyı hiç düşünmeyiz. Onu korumak için pencereye çıkma yasağı vardır da, ondaki pencereye çıkma merakını, gayretini ve pencereden bakamamanın evladımızın dünyasını nasıl etkilediğini düşünmeyiz. Masanın örtüsünü çekerek bardağı düşürüp kırmışsa suç işlemiştir. Fakat, ondaki masanın üzerini görme arzusunu hiç nazarı itibara almayız.
Şu ana kadar size anlattıklarımız önemsiz geliyor veya nereden çıktı bu diyorsanız, evinizde bir süre dizlerinizin üzerinde yürüyün, emekleyin, ama pencere hizasının, masanın, mutfak tezgahının hizasının altında kalarak normal hayatınızı sürdürmeye çalışın. Sizinle konuşanlara, başınızı kaldırarak aşağıdan yukarıya doğru bakmak suretiyle cevap verin ve bu şekilde konuşun. Göz hizanızın bulunduğu açıdan, çevrenizin ne kadar dar olduğunu, duyduklarınız ile gördüklerinizin ne kadar orantısız olduğunu ve eşyaların altındaki seviyede hayatın ne kadar kısıtlı olduğunu göreceksiniz.
. . . o . . .
Şimdi sıra büyüklerde;
Zenciler ile beyaz azınlığın birlikte yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkeyi, zencilerin ataları kurmuşlar ve yönetirlermiş. Beyazların maddi-manevi(zihniyet) ataları askerlik yapmaz, çiftçilik yapamaz, küçük el zenaatleriyle, bir kısım hizmetlerde bulunmak suretiyle geçinirlermiş. Zenciler, toprağın ve devletin sahibiymiş. Bir zaman gelmiş ki, zencilerin ataları var olma mücadelesi verirken, beyazların ataları dış devletlerin dayatmasıyla meydana çıkan yeni ticari şartlardan yararlanmışlar.
Zencilerin atalarına;
- Evladım! Vatan senden kan istiyor.
- Evladım! Vatan senden can istiyor, denilince koşmuşlar cepheye.
Okul sınıfları boşalmış, tıbbiyesi mezun verememiş, daha sonra da askeri okul öğrencileri, çocuk yaşta cepheye koşmuşlar. Şehadete talip olmuşlar, gazi kalan zencilerin içinden başkomutan çıkmış, kısacası düşmanı kovmuş, devleti de kurmuşlar.
. . . o . . .
Zenciler, kahramanlarıyla birlikte yaptıklarının gurunu yaşarken, zaman içinde bakmışlar ki, beyazlar nüfus ve nüfuz olarak ülkenin etkili kurumlarını sahiplenmiş ve senarist olarak rol belirliyorlar. Zencilerin kahramanlarından istediklerini sahiplenmişler, istemediklerini de yoksaymışlar veya karalamışlar. Kalın, hacimli tarih kitapları, romanlar, hikayeler yazmışlar, filimler yapmışlar. Reklam oyunlarıyla trend olarak zencilere yutturmuşlar. Zenciler, atalarını beyazların anlattıklarından öğrenir olmaya başladıktan sonra;
- Vatanı biz kurtardık, devleti biz kurduk, sahip biziz, cısss…
Sesleri duyulmaya başlanmış.
Şunu konuşma, şunu sorma, bunu düşünme.
Tarih mi, siyaset mi, bilim mi, finans mı, medya mı, sanat mı? Beyazlar halleder. Zencinin karışmasına lüzum yok. Beyaz, şarkı bile söyler. Gırtlağıyla söyleyemezse kalçasıyla söyler. Tekmili mevcut. Haşin, sert, ortaçağ savaşçısı tavırlı hanımlar, gerdan kıran, iyi kıvırtan nazenin edalı beyler var ya. Ses telleri işlemese de bel ve kalçaları işler. Biz buna sanat demiş isek sanattır. Hem de çağdaş sanat.
Zenci araştırmayacak, düşünmeyecek, konuşmayacak ve talep etmeyecek. Sakın ha! Etraf, düşmanla çevrili, içerde gaflet ve hatta hıyanet içinde olanlar var. Sakın ha! Sen karışma. Kırar, dökersin. Sen anlamazsın. Sen zekisin ama düşünme. Sen kahramansın, sen dünyaya bedelsin, ama geri dur. Seni düşmanlar ham yaparlar.
- Ey zenci! Sen, bizim seni bıraktığımız oyun sepetinde oyna. Bu oyuncaklar sana yeter. Bunlarla mutlu ol. Gerisine karışma. Sana mamanı da getiriyor, veriyoruz. Bela mı istiyorsun. Tehlikeden uzak dur. Başını belaya sokma. Pencereden bakma. Ben sana ne söylemişsem, sen onu yap. Çizgiyi aşma. Senin bilmediğin, sana anlatamadığım, bir türlü anlamadığın tehlikeler var.
Sen bizim yaşantımıza bakma. Biz, senin ülkeni, devletini korumak ve kollamak için böyle yaşamalıyız. Eğer, hortumluyorsak görev icabıdır. Eğer, bize kural işlemiyorsa hizmet gereğidir. Sen, yaşadığına şükret. Afganistan gibi mi, Suriye gibi mi, Irak gibi mi olacaksın? Sen, her şeyi bilmesen de olur. Sen, her duyduğunu görmek, her gördüğünü duymak zorunda değilsin.
. . . o . . .
Beyazlar, bu koruma ve kollama görevini veya statüsünü belirlerken, her koruyucu üst gibi, zencilerin de büyüyerek beyazlarla aynı yeterlik ve statüye gelme arzusunun olabileceğini düşünmediler. Veya ülkenin sahiplerini, zenci statüsünde tutmayı sürdürmeleri imkanının olamayacağını anlayamıyorlar. Beyazların öngörüsüz olması, zencilerin hareket alanını genişletme isteğinin engeli olamazdı. Zencilerin hareket alanları ve kabiliyetleri her geçen gün artarken, beyaz hükümranlığının duvarlarını da çatlatıyor, gedikler açıyordu. Beyazlar istemeseler de, daha önce görülmemiş sayıda olay ortaya çıkarken, bu yoğun olaylar da daha önce görülmemiş şekilde manipüle ediliyor. Olaylar da ortada; beyazların hazım süreci semptomlarını yaşamaları, hoş olmayan kokular ve sesler ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Ne dersiniz? Çocuk büyüdü, pencereden düşmeden bakabiliyor. Bizim yaşlanmış gözlerimizin göremediklerini de görebiliyor, paslı kulaklarımızın duymadığını da duyabiliyor. Sürahiyi kırmadan suyu dolduruyor. İstediğini, dilediği gibi yapabiliyor. Hem de benden daha güçlü, becerikli, dirayetli ve güvenli.
Çünkü o, mazisinden aldığı feyzle âtiye bakabilen asil bir milletin evladı.
Av.Musa GÜMÜŞ