Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv          Rss Listesi
 

SİYASET - Savaşın Perde Arkası - Siyaset Gönüllüleri Derneği
   
 Savaşın Perde Arkası

Savaşın Perde Arkası
 Yazı Boyutu

 Tarih : 10.07.2010 - 15:27:17 


Savaş, tarihin en eski çağlarından beri var oldu. Siyasi ya da ekonomik çıkar çatışmaları, insanları birbirleriyle kavgaya sürükledi.


Savaş, tarihin en eski çağlarından beri var oldu. Siyasi ya da ekonomik çıkar çatışmaları, insanları birbirleriyle kavgaya sürükledi.

Silahlarla birlikte ordular da gelişti. Ve savaşlar da giderek daha büyük ve daha kanlı hale geldi.

Ancak 20. yüzyıla kadar, savaşlar hemen her zaman "cephe savaşı" şeklinde yaşanırdı. İki ordunun askerleri bir cephe üzerinde karşı karşıya gelir ve savaş, bu eksen üzerinde geçerdi. Bu savaşlarda sadece askerler ölürdü.

20. yüzyılda ise yeni bir savaş türü doğdu. Artık sadece askerler değil, tüm insanlık savaşın hedefi olacaktı. Hem de savaş, sadece birkaç ülkeyi değil, tüm dünyayı avucunun içine alacaktı.

Savaşlar tarihin birçok döneminde toplumlara büyük acılar ve kayıplar yaşatmıştı.

İnsanlığa gönderilmiş pek çok peygamber ve elçi, kavimlerini yeryüzünde karışıklık ve bozgunculuk çıkarmaya karşı uyarmışlardı.

Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Böylece dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin ve ahiret gününü umud edin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın." (Ankebut Suresi, 36)

Allah kan dökmeme konusunda, İsrailoğullarından da elçileri vasıtasıyla söz almıştı:

Hani sizden "Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hâlâ şahitlik ediyorsunuz. (Bakara Suresi, 84)

19. yüzyıl Avrupası, sömürgeciliğe dayanıyordu. İngiltere ve Fransa gibi büyük Avrupa devletleri, dünyanın dört bir yanına yayılarak dev sömürge imparatorlukları kurmuşlardı.

Siyasi birliğini geç sağlayan Almanya ise sonradan girdiği bu yarışta yükselmeye çalışıyordu.

Çıkar ilişkileri, 20. yüzyılın başında Avrupa'yı iki ayrı güç blokuna ayırdı. Bir tarafta İngiltere, Fransa ve Rusya, diğer tarafta ise Almanya ve Alman soylu Habsburg hanedanı tarafından yönetilen Avusturya-Macaristan imparatorluğu yer aldı.


Franz Ferdinand, karısı Sofia ve çocukları

İki güç bloku arasında giderek gerginleşen ilişkiler, 1914 yılındaki bir suikastle patlak verdi. Avusturya-Macaristan imparatorluğunun veliahtı olan Franz Ferdinand, bu imparatorluğun balkanlardaki etkisini yok etmek isteyen Sırp milliyetçileri tarafından vurularak öldürüldü.

Bu olayın ardından gelen karşılıklı savaş ilanları, bir anda tüm Avrupa'yı savaşın içine çekti. Önce Avusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş ilan etti. Sırpların geleneksel müttefiki olan Rusya, Avusturya-Macaristan'a savaş açarak buna karşılık verdi.

Almanya, İngiltere ve Fransa da birbiri ardına savaşa girdiler. Fitil ateşlenmişti.

Savaşın öncesinde Alman Genel Kurmayı bir plan yapmış ve ani bir saldırıyla Fransa'yı dize getirmeyi hesaplamıştı.

Almanlar bu planı uygulamak için önce Belçika'ya girdiler ve ardından sınırdan geçerek Fransa'yı işgale giriştiler.

Çabuk toparlanan Fransız ordusu, Almanları Marn nehri kıyısında durdurdu ve karşı saldırıya geçti..

Her iki ordu da ağır kayıplar vermesine rağmen cephede bir ilerleme olmadı. Her iki taraf, bombardımandan korunmak için siperlere sığındı. Aylar süren karşılıklı saldırılar sonucunda Fransızlar 400 bin asker yitirdi. Almanların can kaybı ise 350 bindi.

Bu arada I. Dünya Savaşı'nın korkunç savaş stratejisi de belirlenmiş oluyordu: Siperler. Askerler gelecek yıllar boyunca, bu siperlerin içinde kalacaklardı.

Siperlerde yaşam çok zordu. Askerler, sürekli devam eden düşman bombardımanı altında, aylarca korku ve stres içinde yaşıyorlardı. Bombardıman sırasında ölenler uzun zaman siperde kalıyor, askerler arkadaşlarının parçalanmış cesetleri ile birlikte uyuyorlardı. Yağmur yağdığında ise tüm siper çamurla doluyordu.

1. Dünya Savaşına katılan 20 milyondan fazla asker, 4 yıla yakın bir süre bu siperlerde acı çekti. Çoğu da burada öldü.

1914 yılındaki Alman saldırısıyla kurulan Batı cephesi, ilk bir kaç haftadan sonra kilitlendi. Karşılıklı siperlere sığınan ordular, birbirlerine sadece birkaç yüz metre mesafede kapana kısıldılar.

Bu kapanı açmak için yapılan her saldırı, korkunç can kayıpları ile sonuçlanacaktı.

1916 yılı başında, Almanlar kilitlenen Batı cephesini yarmak için yeni bir plan geliştirdiler. Fransızların gururu sayılan Verdan kentine ani bir saldırı başlatacaklardı. Saldırının amacı, savaşı kazanmak değil, Fransızlara çok ağır can kayıpları verdirmek ve dirençlerini kırmaktı. Alman general Volkenheim, 1 Alman askerine karşılık 3 Fransız askerinin öleceğini hesaplamıştı.

Saldırı 21 Şubat’ta başladı. Alman komutanlar askerlerine "siperlerden dışarı" emrini verdiler. Ancak siperden çıkan her asker ortalama 1 dakika içinde ölüyordu. Aylar süren savaşa rağmen Almanlar Verdan'ı alamadılar.

İki taraftan toplam 1 milyona yakın asker öldü. Cephe hattı ise sadece 12 kilometre geriye kaydı. 12 kilometre için, 1 milyon kişi can vermişti.

Almanların Verdan saldırısına, İngilizler Som muharebesiyle yanıt verdiler. Bu saldırı için İngiltere'nin tüm sanayii seferber edilerek yüzbinlerce top mermisi üretildi.

General Douglas Haig, İngiliz ordusunun önce bir hafta boyunca kesintisiz bombardıman yapmasını, sonra da piyadelerle saldırıya geçmesini planlamıştı. Haig'e göre sadece ilk günde 14 kilometre ilerleme kat edilecek ve Alman hatları bir hafta içinde tamamen yarılacaktı.

Saldırı 1 Haziran’da başladı. İngiliz topçuları 1 hafta boyunca Alman hatlarını aralıksız dövdü. Ve 1 haftanın sonunda İngiliz subaylar askerlerine "siperlerden dışarı" emrini verdiler. Ancak bombardıman Alman birliklerini sanıldığı gibi yok edememiş, kazdıkları derin siperlerde beklemişlerdi. İngilizler ilerlerken Alman makinalıları ateşe başladı. Savaşın sadece ilk birkaç saati içinde tam 20 bin İngiliz askeri öldü. Gece karardığında, iki cephe arasındaki bölge, onbinlerce ölüyle ve geriye sürüklenmeye çalışan yaralılarla doluydu.

Som muharebesi General Haig'in 2 haftalık planının aksine tam 5 ay sürdü. Generaller, askerlerini ısrarla ve defalarca ölüme gönderdiler. Savaş sonunda her iki taraftan toplam 900 bin kişi kaybedilmişti. Cephe ise sadece 11 kilometre kaydı. 11 kilometre için, 900 bin can verilmişti.

1. Dünya Savaşı boyunca her iki taraf da daha pekçok saldırı düzenledi. Bunların hepsi katliamdan başka bir şey değildi. Belçika'nın İpr adlı kasabasında 3 kez üst üste savaş yapıldı. Sadece üçüncüsünün bilançosu, 500 bin ölüydü.

Her saldırının sonucu aynıydı: Sadece birkaç kilometre ilerlemek için, yani bir hiç uğruna verilen yüzbinlerce ölü.

Hiçbir haklı ve meşru nedene dayanmayan bu korkunç savaş boyunca sayısız masum insan katledildi. Bir o kadar insan da evinden-barkından oldu, ailesini ve yakınlarını kaybetti. Belli ideolojik çevrelerin siyasi ihtirasları ve çıkar arayışları bu kitlesel felaketin ve bozgunun en önemli nedeniydi.

İnkar edenlerin dünya hırsından kaynaklanan "bozgunculuk", Allah'ın Kuran'da insanları menettiği çok büyük bir zulümdür. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak Kuran ayetlerinde şöyle yasaklanmaktadır:

Düzene konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. (Araf Suresi, 56)

1. Dünya Savaşı, pek çok ilke sahne oldu. Bunların biri, silahların sadece orduları değil, sivilleri de hedef almasıydı.

Dünyada sivil yerleşim birimlerine yönelik ilk bombardıman, Alman zeplinlerinin 1915 yılında İngiltere'ye saldırmasıyla başladı. Zeplinlerden atılan bombalar, pekçok masumun hayatına mal oldu.


U-bot adı verilen Alman denizaltıları

Öte yandan da U-bot adı verilen Alman denizaltıları, Atlantik okyanusundaki sivil gemileri vurmaya başladı. O dönemde dünyanın en büyük transatlantigi olan Lusitanya gemisi, 7 Mayıs 1915 günü İrlanda açıklarında bir U-bot saldırısıyla batırıldı. Üzerindeki 2000'e yakın yolcudan 1195'i boğuldu.

Savaşın getirdiği bir başka felaket, kimyasal silahlardı. 1915'te önce Fransızlar sonra da Almanlar tarafından kullanılmaya başlanan zehirli gazlar, binlerce askerin korkunç acılar çekerek ölmesine neden oldu. Pekçok asker de gazın etkisiyle kör oldu. Ordular zehirli gaza karşı önlem olarak gaz maskeleri kullanmaya başladılar.

Gaz maskeleri sadece askerlere değil, sivillere de veriliyordu. Çünkü zehirli gazlar, sadece askerleri değil sivileri tehdit ediyordu.

Küçük çocukları bile...

1. Dünya Savaşı'nın en kanlı cephelerinden biri de, Çanakkale'de yaşandı. İngiliz ve Fransız donanmaları, Osmanlı savunma hatlarını yararak Karadeniz'e varmak için saldırıya geçtiler. Ancak dünyanın bu en büyük donanması, Türk topçusu karşısında boyun eğmek zorunda kaldı.

Deniz savaşının yenilgiyle sona ermesinin üzerine, İngilizler Gelibolu yarımadasına çıkarma yaptılar. Ancak efsanevi bir cesaret ve kahramanlıkla savaşan Türk ordusu, bu saldırıyı da püskürttü. Aylar süren çatışmaların ardından İngilizler Çanakkale'den çekilmek zorunda kaldı.

250 bin Türk askeri şehit olmuştu... Bir o kadar da İngiliz ve Anzak askeri ölmüştü.

1. Dünya Savaşı, İngiliz, Fransız. ve Alman ordularının 4 yıl boyunca süren umutsuz saldırılarının ardından, 1918 yılında sona erdi.

Ancak 11. ayın 11. gününde saat 11'de ilan edilen barış, hiç kimseye kalıcı bir mutluluk getirmeyecekti.

Yüzbinlerce asker sakat kaldı.

Dahası, çamur, pislik ve ölüm dolu siperlerde 4 yıl boyunca kalmış olan askerlerin çoğu, savaşın psikolojik etkisinden kurtulamadı.

"Bomba şoku" denen ve savaş gazileri arasında çok yaygın görülen bir travma, hastaların şiddetli korku ve titreme nöbetleri geçirmesine sebep oluyordu. 4 yıl boyunca her gün yaşadıkları bomba korkusu, belleklerine silinmeyecek biçimde kazınmıştı.

Bazı hastalar için, sadece bomba kelimesinin söylenmesi bile, korkuya kapılıp saklanmalarına yeterli oluyordu.

Bazı askerler ise, savaştan yıllar sonra bile bir uniforma gördüklerinde dehşete kapılıyorlardı.

Savaşın izi, bazı askerlerin sadece ruhuna değil, vücuduna da işlemişti. Onbinlerce asker kollarını ve bacaklarını savaş meydanında yitirdi.

Gözü, burnu veya çenesi parçalanan o kadar çok asker vardı ki, Avrupa kentlerinde bu insanların kullanımı için özel maskeler üretilmeye başlandı.

1. Dünya Savaşı'nın korkunç acıları sanata da yansıdı. Savaş sonrası dönemdeki sanat eserlerinde, korku, acı ve cinnet temaları hakimdi. Bu eserler, sadece onları çizen sanatçıların değil, tüm bir jenerasyonun ruh halini yansıtıyordu.

Savaşın acılarını en derinden yaşayan bu jenerasyona "kayıp nesil" adı verilecekti.

Buraya kadar izlediğimiz gibi savaş, kişilere ve toplumlara hiçbir fayda ve kazanç sağlamayan dev bir zulüm sektörüdür. İnsanlara maddi ve manevi büyük acılar ve sıkıntılar yaşatan, kapanması zor, derin yaralar açan sosyal bir felakettir. Allah'ın insanlara emri ise, yeryüzünde savaşı değil barışı hakim kılmalarıdır. İyilik yapanlar ve bozgunculuk yapmaktan kaçınanlar ise Kuran'da şöyle müjdelenirler:

İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere kılarız. Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 83)

Yoksa Biz, iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi mi tutacağız? (Sad Suresi, 28)

Peki tüm Avrupa'yı kan gölüne çeviren böyle bir felaket neden yaşanmıştı? Büyük ülkelerin liderleri kendi milletlerini böylesine anlamsız ve kör bir ölüm kuyusuna niçin atmışlardı?

Bu vahşetin nedeni, savaş öncesi Avrupa'da, pekçok insanın savaşı son derece yararlı ve hatta gerekli görmesiydi.

Savaş ilan edildiğinde, her ülkede kitleler bunu sevinç ve coşkuyla karşılamıştı. Liderler, askerlerini cepheye sürmekten büyük bir gurur duymuştu.

Bu büyük yanılgılarının en büyük nedeni ise, Sosyal Darwinizm denilen kavrama inanmalarıydı.

Amerikalı tarihçi Thomas Napp bu konuyu şöyle açıklar:

Savaş bir sürpriz değildi. 1914 öncesinde, Avrupa'da geniş çevrelerce savaş isteniyor ve bekleniyordu. İkna edici sayıda delil göstermektedir ki, her taraftan pek çok Avrupalı savaşı neşeyle karşılamıştır. Savaşın arındırıcı, heyecanlı, gençleştirici olduğu düşünülmüştür. Çoğu Avrupa ülkesindeki eğitim sistemi bir tür Sosyal Darwinist rekabet mantığına kapılmış ve bu mantıkta savaş canlandırıcı ve onurlandırıcı olarak görülmüştür.

Sosyal Darwinizm, Darwin'in evrim teorisinin toplumlara uyarlanmasıydı.


Charles Darwin

Darwin, sonradan pek çok delille çürüyecek olan teorisinde, doğadaki tüm canlıların amansız bir yaşam mücadelesi sürdüklerini iddia etmişti.

İnsanın da gelişmiş bir havyan türü olduğunu ve çatışma yoluyla ilerlediğini savunmuştu.

O devrin ilkel bilim düzeyi içinde çoğu insana bilimsel bir gerçek gibi görünen bu yanlış teori, diğer pekçok toplumsal felaket gibi I. Dünya Savaşı'nın da ideolojik zeminini oluşturdu.

Dünya Savaşı'nı çıkaran Avrupa liderlerinin günlüklerine ve özel yazışmalarına bakıldığında, Sosyal Darwinizm'in etkisi daha da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Bu liderler, Allah'ın insanlara emrettiği getirdiği şefkat ve merhamete dayalı güzel ahlakı reddetmiş ve bunun yerine Sosyal Darwinizm'i benimsemiştir.

Örneğin, Avusturya-Macaristan'ın Başkomutanı General Von Hotzendorff, savaştan sonraki anılarında şöyle yazmıştır:

İnsan sevgisini ön plana çıkaran dinler... bazen insanoğlunun yaşam mücadelesini zayıflatabilirler. Ama bu mücadele dünyanın itici gücüdür… Dünya savaşının büyük felaketi, bu büyük prensiple tam bir uyum içinde gerçekleşmiştir. Savaş, doğanın bir kuralıdır. (James Joll, Europe Since 1870, Penguin Books, 1990, s. 164)

Dünya Savaşı generallerinden Friedrich von Bernardi ise, savaş ile doğadaki sözde evrim yasaları arasındaki bağlantıyı şöyle kuruyordu:

Savaş biyolojik bir gereksinmedir, doğadaki canlıların çatışması kadar gereklidir; biyolojik yönden yerinde sonuçlar verir, çünkü bu sonuçlar, varlıkların temel özellikleriyle ilgilidir. (Anthony Smith, İnsan, Yapısı ve Yaşamı, İstanbul, 1979, s. 33)

Kısacası, I. Dünya Savaşı, savaşmayı, kan dökmeyi, acı çekmeyi ve çektirmeyi "doğa kanunu" sanan Avrupalı yöneticilerin yüzünden çıkmıştır.

Tüm bu kuşağı bu yanlış fikirlerle yıkıma sürükleyen ideolojik kaynak ise, Darwin'in evrim teorisidir.

Savaşın perde arkası aralandığında, Darwin'in karanlık portresi görünmektedir...

Oysa gerçekte insan, Darwinizm'in öne sürdüğü gibi, çatışmak için yaşayan bir hayvan türü değildir.

Kuran'da Allah'ın yeryüzünde savaş ve bozgunculuk çıkaranlar hakkındaki hükmü ise şöyle açıklanmaktadır:

... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)

İnsanı Allah yaratmış, ona tüm canlılardan ayrı bir ruh vermiş ve güzel ahlakı emretmiştir. Allah'ın insanlar için seçtiği bu ahlak, sevgiyi, kardeşliği, merhameti ve barışı gerektirir. İnsanlar ancak bu çağrıya uydukları takdirde dünyaya barış ve huzur gelebilir. Bir Kuran ayetinde, tüm insanlığı barış ve kurtuluşa eriştirecek olan bir İlahi emir, şöyle açıklanır:

"... Allah'ın sana iyilikte bulunduğu gibi, sen de iyilikte bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas Suresi, 77)


Hitler

I. Dünya Savaşı, çatışmayı ve kan dökmeyi "doğanın vazgeçilmez yasası" zanneden bir felsefenin ürünüydü. Savaş bitti, ama bu felsefe yaşamaya devam etti. Yaşadığı için de, savaşın hemen ardından daha da büyük ve korkunç bir savaşın ağlarını örmeye başladı. Bu yeni tehlikenin merkezi ise, Almanya'ydı.

I. Dünya Savaşı'na son veren Versay Barışı, Almanya'ya çok ağır bir ekonomik tazminat dayatmıştı. Zaten savaşın yıkıntıları içinde olan Almanya, büyük bir ekonomik krize sürüklendi.

Bir taraftan da farklı siyasi gruplar arasında kanlı çatışmalar başladı. Bu karmaşa ortamı içinde fanatik bir siyasi akım giderek yükseldi: Bu, Hitler'in önderliğindeki Nazi partisiydi.

Nazizm, gerçekte Sosyal Darwinizm'in bir yorumundan başka bir şey değildi.


"Benim şu anda Alman Krallığı'nın ilk askeri olmak dışında bir arzum yok"
Hitler

Hitler, Darwin'in teorisinin temeli olan "ırklar arasındaki yaşam mücadelesi" fikrini aynen benimsemişti. Hitler'e göre, Almanların mensup olduğu Ari ırk, sözde evrim sürecinin en üst basamağındaydı ve diğer ırkları yönetme hakkına sahipti.

Bunun gerçekleştirilmesinin tek yolu ise, yeni bir savaştı. Almanya'nın tüm dünyaya hakim olmasıyla sonuçlanacak bir savaş.

Başta ise yine zalim ve gözünü iktidar hırsı bürümüş idareciler vardı.

İnkarcı ve zalim yöneticilerin durumu Kuran'da şöyle açıklanmaktadır:

O, iş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez. (Bakara Suresi, 205)

Demek, 'iş başına gelip yönetimi ele alırsanız' hemen yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi? (Muhammed Suresi, 22)

Nazizm, 1939 yılında yeni bir dünya savaşını başlattı. Nazi orduları ani bir saldırıyla Polonyayı işgale girişti. Almanya sadece üç hafta içinde Polonyayı dize getirdi. Başkent Varşova Alman uçakları tarafından acımasızca bombalanırken, pek çok sivil can verdi.

Tüm dünya bir sonraki hedefin ne olacağını bekliyordu. Alman genel kurmayı ise, bu yeni saldırıların planını yapıyordu.

Bu arada bir başka totaliter güç, savaşa adım attı. Bu, Stalin'in kanlı diktasıyla yönetilen Sovyetler Birliğiydi.

Ağustos 1939'da Stalin Hitler ile saldırmazlık paktı imzaladı. Polonya'yı paylaşmak için anlaştılar. Ancak Stalin bununla yetinmedi. Kızılordu ani bir saldırıyla Latviya, Estonya ve Litvanya'yı işgal etti. Sonra da kuzeye yönelerek Finlandiya'yı işgale başladı. Bu işgal, 270 bin kişinin hayatına mal olacaktı.


Stalin

Nisan 1940'ta, Hitler'in birlikleri yeni bir saldırı başlattılar ve sırasıyla Danimarka, Norveç, Belçika ve Hollanda'yı işgal ettiler. Mayıs 1940'ta ise Alman orduları Belçika üzerinden Fransa'ya girdi. Onbinlerce sivil insan, Nazi vahşetinden korkarak kaçmaya başladı.

13 Haziran'da Alman orduları Paris sokaklarına varmıştı. Hitler, Eyfel Kulesi'nin önünde kameralara poz verdi. Almanya ilerleyen aylarda Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan'ı da işgal etti. Tüm Avrupa, Hitler ve müttefiklerinin çizmesi altındaydı.

Almanya'nın en büyük işgal planı ise, Rusya'ya karşıydı. "Barbarossa Operasyonu" adı verilen bu işgal, 22 Haziran 1941'deki ani bir saldırıyla başladı.

Hızla ilerleyen Alman ordusu 12 haftada Kiev'i ele geçirdi, bir ay kadar sonra ise Moskova yakınlarına kadar ilerledi.


Nazilerin kitle katliamlarını gösteren toplu mezarlardan dehşet verici bir görüntü.

Bundan sonraki 3 yılda, Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında korkunç bir savaş yaşandı. Tarihin en kanlı savaşı olan bu çatışma, 30 milyondan fazla insanın yaşamına mal oldu. Ve bu savaşın her iki tarafı, yani Nazizm ve komünizm, insanlığa karşı korkunç suçlar işledi.

Sonuç olarak, savaşta çarpışan ideolojiler hiçbir ahlaki ve insani ilke tanımadan sırf kendi dünyevi çıkar ve beklentilerini gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Bu uğurda milyonlarca insanın katledilmesine de acımasızca göz yumuyorlardı. Böyle, hiçbir sınır tanımadan her türlü zulüm ve bozgunculuğu meşru görenlere yandaş ve destekçi olmak, onlara tabi olmak Kuran'da kesin olarak yasaklanmıştır:

Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar. (Şuara Suresi, 151-152)

II. Dünya Savaşı gerçekte bir savaştan da öte, katliam ve soykırım girişimiydi. Bunun temelinde, Hitler'in "yaşama alanı politikası" adı verilen ırkçı teorisi yatıyordu.


İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte Nazilerin, toplama kamplarında yaptıkları vahşet ve zulüm ortaya çıktı. Milyonlarca masum insan, sadece ırkları veya düşünceleri nedeniyle, Naziler tarafından ölesiye çalıştırılmış, sonra da açlığa ve ölüme terk edilmişti. Bu vahşet, Darwinist ırkçılığın dünyayı sürükleyeceği felaketin boyutunu gösteriyordu.

Hitler Almanya'nın, Alman milletine yeterli bir toprak oluşturmadığını, Ari ırkın burada "sıkıştığını" ileri sürmüştü. Ona göre Doğu ülkelerinin toprakları ele geçirilmeli ve Almanlar için "yaşam alanı" haline getirilmeliydi. Bu topraklardaki onmilyonlarca masum insan ise, acımasızca katledilecekti.

Bu nedenle, Nazi orduları Doğu Avrupa'da işgal ettikleri her bölgede, kitle katliamları yürüttüler.

Özellikle de, Nazilerin sözde aşağı ırk olarak gördükleri Yahudiler, Çingeneler, Polonyalılar ve Slavlara karşı akıl almaz bir vahşet yürütüldü.

Nazilerin katliam için kurdukları özel SS birlikleri, tüm işgal bölgelerinde başta Yahudiler olmak üzere hedef alınan grupları bulup öldürmeye başladılar. Nazilerin işgal ettiği her bölge, acımasızca katledilmiş masumların cesetleri ve onlar için gözyaşı döken zavallı insanlarla doldu.

Din adamları ve ibadethaneler, Nazilerin başlıca hedefleri arasındaydı. Geçtikleri her yerde, kiliseleri yakıp yıktılar, dindar insanları katlettiler.


Hitler, ırklar arasında bir hiyerarşi ve çatışma olduğu düşüncesininin ilhamını, Darwinizm'den almıştı.

Nazi vahşetinin asıl uygulama alanı ise, toplama kampları oldu. Yahudiler, Çingeneler, savaş esirleri, Katolik din adamları gibi farklı grupların birer köle gibi çalıştırıldıkları bu kamplar, 1942 yılında birer insan mezbahasına dönüştü. İnsanları topluca katletmek için özel olarak dizayn edilen sistemlerle, milyonlarca masum erkek, kadın ve çocuk vahşice öldürüldü. Savaşın sonlarında bu kampları kurtaran müttefikler, onbinlerce ceset ve neredeyse ceset haline gelmiş zavallı tutsaklarla karşılaştılar. Nazi toplama kamplarında toplam 11 milyon suçsuz insan öldürüldü.

Nazilerin savaşı kaybedeceği, 1943 yılından itibaren belli oldu. Sovyet birlikleri, Hitler'in ordularını Stalingrad'da büyük bir bozguna uğrattı. Almanlar Stalingrad'ın ardından, Kursk bölgesinde yaşanan ve tarihin en büyük tank savaşı olarak bilinen muharebeyi de kaybettiler. Artık çöküş kaçınılmazdı. Ancak Naziler, geriye çekilirken kan dökmeye devam ettiler. Hitler'in emri üzerine, çekildikleri her yeri yakıp yıktılar ve sivilleri katliamdan geçirdiler. Alman ordularının ardında, bir hiç uğruna katledilmiş milyonlarca insan ve bu insanlar için ağlayan gözü yaşlı kadınlar ve çocuklar kaldı.

Müttefik orduları Berlin'e ulaştıklarında, Nazizm'in çöküşü de belgelenmiş oluyordu. Ancak Berlin'e ulaşan Kızılordu birlikleri, bir başka vahşet ideolojisinin temsilcisiydiler. Nitekim Stalin'in ve Kızılordu'nun zulüm konusunda Hitler'in gerisinde kalmadığı ilerleyen yıllarda ortaya çıkacaktı. Stalin'in toplama kamplarında da en az Hitler'in kamplarındaki kadar masum insan öldü. Stalin'in işgal ettiği bölgelerde de, Hitler'inkine benzer katliamlar gerçekleştirildi.

Ve II. Dünya Savaşı denen cinnet, tam 55 milyon insanın hayatına mal oldu. Yeryüzü, bir kez daha şeytani bir kan dökme ayinine sahne olmuştu.

Oysa Allah insanlara, şeytanın yolunu değil, barış ve güvenlik yolunu izlemeyi emretmektedir:

Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 208)

Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan iki büyük dünya savaşı, insanlık için önemli dersler barındırmaktadır. Her iki trajedi de göstermektedir ki, savaş sadece ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarının bir sonucu değildir. Çünkü çıkar çatışmaları, diplomasi yoluyla da çözülebilir. Savaşı başlatan asıl neden, buna karar veren insanların ideolojisidir. Savaşmayı, kan dökmeyi ve acı çektirmeyi insan doğasının bir parçası olarak gören bir ideoloji vardır ve vahşetin asıl kaynağı da budur.

Bu ideoloji, Sosyal Darwinizm'dir. Yani insanların tesadüfen ortaya çıkmış bir hayvan türü olduğu ve ancak çatışarak gelişecekleri yönündeki batıl inançtır. I. Dünya Savaşı, sosyal Darwinist fikirlerini açıkça ifade eden Avrupalı liderlerin eseridir. II. Dünya Savaşı'nın en büyük sorumluları da yine koyu birer, Sosyal Darwinisttir:

Hitler, hem ırkçı ideolojisini hem de çatışmaya olan inancını Darwinizm'den almıştı. Kavgam adlı ünlü kitabının ismi, Darwin'in "yaşam kavgası" kavramından devşirmeydi.

Mussolini, gazetecilik yaptığı gençlik yıllarında Darwin için "19. yüzyılın en büyük düşürü" diyecek kadar koyu bir evrimciydi. Diktatörlüğü döneminde ise, aynı ideolojiyi korumuş ve savaşın sözde bir "evrim yasası" olduğunu savunmuştu.

Stalin, çocukluğunda rahiplik eğitimi almasına rağmen, Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını okuyarak ateist olmuştu. Kanlı iktidarı boyunca da, Darwin'in ve hatta ondan bile daha ilkel bir evrimci olan Lamarck'ın teorilerini Rusya'ya empoze etti.

İnsanları evrim teorisi uyarınca hayvan sürüleri olarak gören bu diktatörler için, kan dökmek, doğal bir biyolojik işlemdi. Cinayetlerinin ardında, Sosyal Darwinizm'e olan inançları yatıyordu...

Sosyal Darwinizm yaşadığı sürece, insanlık huzur bulamayacaktır. Bu ideoloji bireyleri, toplumları, milletleri ve hatta medeniyetleri sürekli çatışmaya davet etmektedir. Sosyal Darwinizme göre, zaten insanların var olma amacı, budur.

Oysa gerçek çok farklıdır. İnsan çatışmak için değil, Allah'a kulluk etmek ve O'nun öğrettiği ahlaka göre yaşamak için vardır. Bu ahlak ise, sevgiyi, merhameti, bağışlamayı ve barışı gerektirir. İnsanlar bunu anladıklarında, dünyaya savaş ve göz yaşı değil, barış ve mutluluk egemen olacaktır. Bir Kuran ayetinde buyrulduğu gibi;

Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir." (Yunus Suresi, 25)

İman edenler, Kuran ahlakını yaşamada ve yaymada, dostluk, kardeşlik ve dayanışma içinde olmadıkları takdirde yeryüzünde fitne ve bozgunculuk eksik olmayacaktır. Bu önemli gerçek, bir Kuran ayetinde şöyle haber verilmektedir:

İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk olur. (Enfal Suresi, 73)

 


  Editör :  şükrü yavuz

 
1 2 3 4 5   Puan Yok  
 Kaynak :  Siyaset Gönüllüleri Derneği

 Kategori  SİYASET

11 Kişi Tarafından Okundu.

Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
 Köşe Yazıları

ŞÜKRÜ YAVUZ

ŞÜKRÜ YAVUZ ¬
Bir Vatanın Bekası Geliyor Aklıma

Musa Gümüş

Musa Gümüş ¬
FARKLI OLMAK UĞRUNA

Muzaffer Ayanoğlu

Muzaffer Ayanoğlu ¬
Gerekçesiz “EVET”

Tarik Gonen

Tarik Gonen ¬
Neden CHP, BDP ve MHP’ciler Hayır - Ülkücüler ve Sağduyulu Vatandaşlar Evet Diyor?

Alper BALIKÇI

Alper BALIKÇI ¬
Ülke yönetimini verelim yargı ve ordunun eline ülkeyi istedikleri gibi yönetsinler.

EMİNE YILDIZ

EMİNE YILDIZ ¬
FAZLA EMPATİSİ OLAN VARMI?
 
 
Bugün için Haber Eklenmedi.
Kablo çekmekle ugrasmayin, internete duvardaki prizlerden baglanin Kablo çekmekle ugrasmayin, internete duvardaki prizlerden baglanin
Haber, Interne artik prizlerde, kablo cekmekle ugrasmayin, internete duvardaki prizden baglanin....

Ferrari Hibrit
Petrol Yiyen Mikrop
Depremden Koruyan Yatak
Demokrasi Adına
Rotschild Ailesi:Dünyayı Yöneten Aile Rotschild Ailesi:Dünyayı Yöneten Aile
Hitler, dünya tarihindeki gelmiş geçmiş en faşist ve psikopat lider olarak bilinir. Çoğu kişi Hitleri şizofrenin eşiğinde olan, fanatik Alman milliyetçisi psikopat bir lider olarak tanır, ancak gerçekte hiç kimse...

Batsın Bu Dünyanın Özeti
V for Vendetta
Korku Kültürü Belgesel İzleyin
Farklı, Ama Bir Arada Yasamak
Yalanlar Üstüne
Aynadaki Düşman Belgeseli İzle
Çıfıt Karanlığından, Çıfıt Çarşısına
Türk demokrasisinde tarihî dönüşüm
Pusulanızı Şaşırmayın
 
 Takvim
5  Eylül 2010  
Pts Sal Çrş Prş Cum Cts Paz
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 12
 Dün : 26
 Toplam : 3911
 Ip No : 38.107.191.86
     

 
 Son Haberler
 
 Popüler Haberler
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 1.4994 1.5066
  Euro 1.9241 1.9334
 
 Hava Durumu



 
 Reklam



 





REFERANDUM | SİYASET | OLMAZSA OLMAZ | SAĞLIK | GÜNCEL | ÇEVRE | SANAT | EKONOMİ | FAALİYETLER | ASIMIN NESLİ | TEKNOLOJİ | ENERJİ POLİTİKASI | TÜZÜK | YÖNETİM | İLETİŞİM | Gizlilik Politikası


 
 

   © Copyright - 2009- Siyaset Gönüllüleri Derneği - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.

0,88 saniye.