12 Eylül sonrası, meşhur Güniz sokağı ziyaret edenlere sayın Süleyman DEMİREL'in; "siz iktidarları muktedir mi zannediyorsunuz?" diyerek, onca yıllık iktidarları döneminde muktedir olamadıklarını îmâ ettiği anlatılır. Biz, Süleyman DEMİREL'in muktedirler ile ilişkisini bilemiyoruz. Ancak, günümüzde yaşadığımız olaylar ve ortaya çıkan bloklar, ezberlerimizi yeniden gözden geçirmemizi elzem kılıyor.
Vatandaş olarak özgürlüğümüzün vazgeçilmez teminatı "Kuvvetler Ayrılığı", bizlere; Yasama, Yürütme ve Yargı'nın ayrı erkler olması şeklinde öğretilmişti. Biz de, buna itimat ederek cennet vatanımızda hür olmanın şuur ve gururuyla ömrü hayat sürüyorduk. Ben, oldum olası mecliste iktidar partisinin çoğunluk olduğu yasama organı ile iktidar partisinin kurduğu hükümetten oluşan yürütmenin nasıl ayrı erkler olacağına akıl erdiremezdim. Fakat, yargının ayrı erk olarak gücünü, genellikle sağ iktidarlar aleyhine çıkan Danıştay kararlarında gördükçe, vatandaşlık kitabındaki tanımlara pek itimadım kalmadı. Hukuk Fakültesi’nde, Hukuk Felsefesi kitabında; “hukuk kuvvetlinin yırtıp geçtiği, zayıfın takıldığı örümcek ağıdır.” cümlesini de görünce, Esas Teşkilat Hukuku dersinde öğrendiklerimi de ideal-realite ikilemi ile değerlendirir oldum. Yüksek yargıdan emekli olan hakimlerin potansiyel veya aktif sol siyasetçi konumunda olmaları da, acaba ülkemizde sol hakim olsa bunlar da sağcı mı olurlar, sorusu hep aklımın bir köşesinde yeralmıştır.
1961 Anayasa'sının kabulünden sonra, özellikle 70'li yılların sonuna doğru Danıştay'ın iptal kararları incelendiğinde, yargının hükümet icraatları karşısındaki gücü görülür. 1982 Anayasa'sı da kurumları devam ettirince, solun başvurusu - mahkemenin iptali çarkının nasıl işlediğine hepimiz şahit olduk ve halen de olmaktayız. İşleyen bu sistemin manipüle edilerek toplulukların ikna edilmesi gerekmektedir. Bunun da yıllardır, denenmiş, devam edegelen en kolay yolu vardır. Kızılderili yöntemi. Korku!
Kuzey Amerika'da beyazlar, kızılderililerin kökünü kuruturken çok önemli bir fonksiyon da yüklemişlerdi. Vahşi kızılderililerden korunmak için beyazları bir arada tutmak. Birleşik devletlerin kuruluşundan sonra, Sovyetler Birliği kızılderili oldu, Humeyni oldu, Usame bin Ladin oldu, Saddam oldu, Taliban oldu, İslam coğrafyası oldu, Çin oldu vs.
Bizim yargı sistemimiz de bizi ve bize yüklenen temel ideolojiyi hep bilemediğimiz, şahit olamadığımız tehlikelerden korumakta ve kollamaktadır. Bu, telekomun piyasanın en uygun olduğu günlerde satışına engel olunduğu zaman da böyle oldu, kızlarımızın başörtüsüyle üniversitede okumasının engellenmesinde de. Anayasa Mahkeme'mizin, Anayasa'yı bertaraf eden yetki kullanımından, yorum ile hüküm tesisine, Danıştay'ımızın Üniversiteye giriş puanı ile ilgili kararından, bürokratlar ile ilgili kararlarına kadar bizim ötemizde ideolojimizin nasıl korunduğu görülür.
Anayasa, devletin temel kurumlarını, bu kurumların görevlerini, yetkilerini, vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini belirleyen teminat altına alan temel kanun. Bütün kanunların üstünde belirleyici, denetleyici temel. Anayasalar, bu temel kanun olmalarının yanında Anayasa yapıcı iradenin devlet felsefesini de ortaya koymaktadır. Bu nedenle, anayasayı yapanların kimliği ve felsefesi çok önemlidir.
1961 ve devamı 1982 Anayasa’larımıza baktığımızda, siyasi iktidara son verip, onları suçlayıp yargılayan ve mahkum eden darbecilerin ürünüdür. Siyasetçilere güvenmeyen, siyasetçilerin alanını daraltan ve halk adına birçok görevi bürokratik iktidara yüklemiş olan Anayasa geleneğini bizler demokrasinin teminatı olarak gördük. Sivil ve askeri bürokratlar, yargıçlar bizi, bizim temsilcilerimiz siyasilerden koruya geldiler.
Siyasi partiler; halkın iradesi ve sesi, siyasi iktidar da bu partilerin yarışında en fazla teveccühe mazhar olma başarısını elde ederek icra görevini yüklenmiş, çoğunluğun temsilcisidir. Ülkemizdeki darbelere ve muhtıralara baktığımızda, karşı taraf hep halkın temsilcileri olmuştur. Her defasında bürokratik iktidar daha da kanlanmış ve canlanmış, semirmiştir. Onlar için darbe hizmet gereği olmuş, fetvalarıyla, brifingleriyle, alkışlarıyla darbecilerin yanında yer aldıklarını göstermişlerdir. Ancak, hortum hadiselerinin kokusunun yayılmasından itibaren bürokratik iktidarın, demokrasi içinde siyasi iktidarın elini kolunu bağlar vaziyetini devam ettiremeyeceği günden güne ortaya çıkmaktadır.
Siyasi partiler ve siyasi iktidar halkın temsilcisi olduğu halde, başlarında demoklesin kılıcının tutulması demek, milletin yaşama alanının daraltılması demektir. Elbette, siyasi iktidarın da sınırı olacaktır ki, ülkemizde yasal düzenlemeler fazlasıyla mevcuttur. Çoğunluk despotizmini önlemek başka, siyasi iktidarın elini kolunu bağlamak başkadır. Bu ayırdedilmediği takdirde, senin adamın iktidarda ise her şey mübah, benim adamım iktidarda ise kahrol.
Bizim, siyasi parti sempatimizi veya nefretimizi bir kenara bırakarak temsilcimizin ne kadar bizi temsil edebildiğini sorgulamamız gerekmektedir. Bizim karşı olduğumuz siyasi parti, memleketi satmaz. Merak etmeyin. En azından, vekiller bizim kahvede çay içen, düğüne, cenazeye katılan bizden birileri. Hangi partiden olursa olsun içimizden olan seçtiklerimiz hep suçlandı. 11 Eylül 1979’ da, 27 Şubat’ta hep siyasiler suçluydu da, onların tasfiyesi ile kurtuluşa mı erdik? Bugün siyasi iktidarın karşısında direnenlere bir de bu açıdan bakalım.
Mesela, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın “esastan inceleyemezsin” hükmünü bertaraf ederek Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili değişiklik maddesini iptal etmesinin, üzerinde düşünülmesi gerekir. Neden?
Mesele; anayasayı benim seçtiğim temsilcilerim mi yapsın, yoksa benim adıma darbe yapanlar mı?
Mesele; benim iktidarım muktedir mi?
Mesele; ben temsilcimin muktedir olması için ne yaptım?
Selamlarımla.
Av.Musa GÜMÜŞ